Birsen İğci Saltık

Merve Dalar, 12/04/14, Artful Living - Sanatçı, Müzik, Edebiyat, Fotoğraf

 

Geçtiğimiz aylarda ArtReview’de yayınlanan Art Basel Miami Beach’te gerçekleştirilen sohbetlerin arasında ‘galerici-sanatçı ilişkisi’ dikkat çekmişti. Sanatçı Abraham Cruzvillegas kendisini temsil eden galerici Jose Kuri’nin tıpkı kitap ile okuyucu arasındaki köprü görevini gördüğünü savunurken, Türkiye’deki Bedri Baykam, Bahar  Oganer ve Merve Sendil gibi sanatçılar bu ilişkiden oldukça şikayetçi.

Sanat galerileri ticari amaç için mi vardır, yoksa sanatçıların düşüncelerini gerçekleştirmek için mi? Sanatçılarla galericiler arasındaki bu ilişki her zaman gündemin tam ortasında olmuştur. Geçtiğimiz aylarda ArtReview’de yayınlanan Art Basel Miami Beach’te gerçekleştirilen sohbetlerin arasında bu konuya dair bir röportaj dikkat çekmişti. ArtReview editörü Mark Rappolt, bu konuyu sanatçı Abraham Cruzvillegas ve Mexico City Kurimanzultto Galerisi’nin kurucusu Jose Kuri ile derinlemesine bir şekilde ele almıştı. Amerikan sanat eleştirmeni Dave Hickey’in yıllar önce getirdiği bir tanıma göre sanatçı ve galericiler arasındaki ilişki çok basit: “Sanatçı sanat eserini yaratır, galerici de bunu satar.” Fakat, Jose Kuri ArtReview’e verilen röportajda bu konunun bu kadar basit olmadığını belirterek, “Benim içimde hiçbir zaman bu eseri satmalıyım diye bir güdü olmadı. İyi olan eser zaten kendini satıyor. Benim misyonum sanatçının düşüncelerini gerçekleştirmek.” diye açıklama yaptı. Sanatçı Abraham Cruzvillegas ise Jose Kuri’nin düşüncelerini destekleyerek,” Bizim Jose Kuri ile ilişkimiz hiçbir zaman ticari bir heves taşımadı. Öncelikle aramızda arkadaşlık ve güven duygusu gelişmişti. Jose Kuri’yi 90’lardan beri tanıyorum. O zamanlar Mexico’da sanat ortamı olmadığı için her hafta sonu bir araya gelir bu konuya dair keyifli sohbetler yapar, sanatçılar için bu ortamı nasıl yaratırız diye konuşurduk.
Bir sanatçı kendini nasıl ifade edebilir? bunun yollarını beraber arardık. Ben kendimi 90’larda ifade edebilmek için, Mexico City dışında bir yere gidip yeme-içme marketlerinin arasında bir dükkân tuttum. Orada eserlerimi yiyecek-içecek fiyatına sattım. Yani Mexico’da sanat ortamını geliştirip, kendimi ifade edebilmek için tam 10 yıl bekledim. Bana göre bugün Jose Kuri’nin üstlendiği sorumluluk, kitap basma gibi bir şey. Yayıncılar kitap basar ki insanlar farklı şeyler öğrensin. Bir galerici de bugün tıpkı kitap ile okuyucu arasındaki köprü görevini görmeli ve Jose Kuri bunu yapabiliyor.” diye belirtti.

Sanatçı ve galericiler arasındaki durum yurt dışında bu şekilde ilerlerken, Türkiye’nin bu ilişkiden şikayetçi olduğunu görüyoruz. Türkiye’de sanat ortamı sezona bu açıdan oldukça gergin başlamıştı. Buna örnek olarak Bahar Oganer ile Dirimart arasındaki ayrılığı verebiliriz. Sezon başında İstanbul Art News’te çıkan habere göre; Bahar Oganer’in ‘Dreamland’ adlı sergisinin satışları Dirimart’ı memnun etmediği için, Dirimart Bahar Oganer ile yollarını ayırmak istemişti.  Oganer, “Dirimart ile yollarımızı ayırma süreci beni çok yıprattığı için İzmir’e giderek biraz dinlenmek istemiştim. Galericilerle sanatçılar arasındaki ilişki öncelikle sağlam güven ve dürüst ilişki içerisinde olmalı. Sanat piyasasında ticari mantıkla hareket eden kişiler var tabii ki ve olacaktır da. Ancak, ben bu durumla ilgilenmiyorum. Şu an bağımsız çalışıyorum, bu ay sonunda Berlin’de bir sergim olacak.” Diyor.

Bağımsız bir sanatçı olarak çalışmalarını sürdüren Merve Sendil’e baktığımızda ise, “Sanatçı ve galericiler arasındaki ilişkide benim için öncelikli olan şey, samimiyet. Neticede analitik olmayan bir iş yapıyoruz. Sanat üretimi; fikrin başladığı noktadan, eserin duvara asılıp temizlendiği ana kadar olan tüm açıklığı ile sanatçı ve galericinin ortak bir çalışma yürütmesi gerektiğini düşünüyorum.

Galericilerin, üretim süreçleri esnasında varlıklarıyla sanatçının yanında olmaları çok önemli. Galericilerin kâr ortaklığının dışında sanatçıyla başka bir diyaloğa girmeleri gerekiyor. Ticari amaçla yaklaşan bir galerici benim ortak bir paydada buluşabileceğim bir yapı değil tabii ki. Açıkçası varlıkları da beni rahatsız etmiyor, aksine sanat dünyasının içerisindeki farklı bir renk olduklarını düşünüyorum. Farklı bir tercih ve yaklaşımları var ve tabii ki bunu tercih eden sanatçı arkadaşlarımız da var. Türkiye sanat dünyasının kısa sürede çok hızlı gelişme gösterdiğini düşünürsek bu da sonuçlarından biri.” diye düşüncelerini belirtiyor. Bir galeriyle ve bağımsız bir sanatçı olarak çalışma hakkındaki yorumu: “Fikirlerimi bağımsız üretiyor olduğum doğru, ancak bu durum bir galeriyle çalışırken de aynıydı. Çok fazla değişen bir şey yok. Ayrıca galeriyle çalışmanın dışında hangisi ile çalıştığınız da çok önemli. Her galericinin süreci değerlendirme ve yürütme biçimi farklı. Şu an farklı kurumlar ile ortak projeler yürütüyorum bu da bana hareket esnekliği sağlıyor haliyle, hissiyat olarak keyifli denebilir. Hayatın her alanında olduğu gibi.”

Merve Sendil konuya daha ılımlı yaklaşırken, Bedri Baykam da Bahar Oganer gibi ticari amaç güden galerici-sanatçı ilişkisine oldukça tepkili. Baykam, “Bir galerinin rolü, sanatçısının işlerini ‘doğru’ insanların yaşamına, koleksiyonuna sokmak, aydın insanların resim koleksiyonu yapmaya başlamalarına ön ayak olmak, eleştirmen ve sanat tarihçilerle de en az koleksiyonerlerle olduğu kadar dostluk ve içerik iletişimi içinde olmak, sergileri gezen insanlara iyi davranmak, onlara sanatı sevdirmek, basına doğru bilgiler vermek, insanlar arasında hem alıcılar hem sanatçılar arasında ‘dürüst’ iş yapmakla tanınmak şeklinde özetlenebilir. Ayrıca sergisini açtığı sanatçıyı iyice anlamak için atölyesini gezmek, onunla sohbet etmek, sanat anlayışının derinleşmesine yardımcı olmaktır. Galerici-sanatçı ilişkisi, son derece önemli ve bir o kadar zor bir olay. Hem ticari hem sanatsal hem de psikolojik yönleri var.  Bu ilişki güvene ve karşılıklı inanca dayalı olmalı. Galeri inandığı, beğendiği işleri yapan sanatçılarla çalışmalı. Satamasa bile sergilemekten gurur duyduğu işler olmalı bunlar. Sanatçıyı tüm kariyeri üzerinden savunabilmeli. Bir sanatçı satamadığı zaman ondan ‘soğuyacak’ olan galerici, baştan bu işe hiç girmemeli. Sanatçı ve galerici, her şeyden önce sanatın tarihsel bir iş birlikleri olduğunu bilmeliler. Aradaki diyalogda, paradan çok sanat tarihi veya sanatçının kişisel tarihi konuşulmalı. Resim olayına bir hisse senedi piyasası gibi bakanlar, maalesef son zamanlarda ortalığa saçıldılar. Resim bir ‘mal’ değildir. Sanat tarihinin bir parçası olma iddiasını taşımalıdır sanat eseri. Bunu başarabilse de başaramasa da… Sanata son yıllarda “bu işte iyi para var” mantığıyla girenler, bu ortamı maalesef kirletenlerdir. Gerçekten bir an önce uzaklaşıp verdikleri zararı minimize etmelerinde sayılamayacak kadar yarar vardır. Zaten bu mantıkla bu ortamda bırakın uzun vadeyi, orta vadede bile barınamazlar. İtiraf edeyim bu zatlara kızdığım kadar acıyorum da. Ait olmadıkları bir ortama, uyanık simsarlar gibi girip, resim dünyasının kimyasını bozan kişiler bunlar.” diye belirtiyor. Bakalım önümüzdeki zamanlarda bu şikayetler Türkiye’de nasıl şekillenecek…

Sevgili sanat severler,

Yazının vurucu cümlesi “Resim olayına bir hisse senedi piyasası gibi bakanlar, maalesef son zamanlarda ortalığa saçıldılar. Resim bir ‘mal’ değildir”. Olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki konuya ılımlı yaklaşmak ancak iyimserlik olur.

Konuya tümden gelimle yaklaşırsak, öncelikle insan yaşamında gerek koşul olan her şeyin yalnızca “MAL” olduğu bir sistem içinde tersi beklenemez. Durumu bir örnekle açıklamak isterim. ‘Kültür Bakanlığı’ ismi, 14 Nisan 2003 Tarihinden ‘Kültür ve Turizm Bakanlığı’ olarak değiştirilmiştir. Oysa, “Turizm” ve “Kültür” kelimeleri asla bir araya gelemeyecek kavramları karşılamaktadır. Turizm, tamamen ticaretle ilgiliyken; kültür, sanatın dolayısıyla yaratıcılığın kavram karşılığıdır. Bu boyutuyla kültür, toplumun belleğini oluşturmaktadır. Ancak amaç toplumu kimliğinden sıyırıp bambaşka boyuta taşımaksa durum açıklığa kavuşur.

Resim sanatında toplumsal kimliğin ya da belleğin yapıta yansıdığını biliyoruz. Bir adım daha ilerlersek, sanatçı o kültürel kimlikle sanatını yapar. Kültürel belleğin yerine tüketim belleğini yerleştirdiğinizde aynılaşarak “piyasalaşan” sanatla karşılaşırız. Ve karşınızda acımasız emperyalizm… Bir tanecik yapıt satıldığında mutlu olan sanatçı artık piyasanın dişlisi olmuştur. O artık yaratıcı değil satılması istenen piyasacı resmi yapar. Aslında bu durumdan kendisi de mutlu değildir. Ancak özellikle de geçimini sanatla sağlıyorsa başkaca çaresi yoktur.

Elbette ticaret yapabilme becerisi yabana atılamaz. Temel sorun, her alanda olduğu gibi öncelikle asla düşürülmemesi gereken “etik” düzey. İnsana ve üretime verilen önem etik düzeyin merkezinde en canlı renkleriyle görünmüyor mu?

Konuyla ilgili yazılacaklar bu kadar değil ama ben yazımı her geçen gün daha hayranlık duyduğum M.K.ATATÜRK’ün sözleriyle bitirmek istiyorum,

    • Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.
    • Uygarlık doruğunun merdiveni sanattır.